‘EŞKIYA’DAN SUÇLU VATANDAŞ VE TERÖRİSTE TÜRK ULUS-DEVLET SÖYLEMİNDE (KÜRT) ADİ VE SİYASİ SUÇLU

Giriş

Yasanın, temsil ettiği siyasal sistemi doğrudan hedef aldığını belirlediği bir eylemi, tamamen özel bir suç olarak, ‘adi’ (vasat, sıradan) şeklinde kodlanan günlük suçtan ayrıştırması pratiğinin kökleri – tıpkı Atina şehir-devletinin kendisine hor gözlerle bakan filozofu Sokrates’i dinsizlikle yargılayıp ölüme mahkûm ettiği davada görüldüğü gibi[1] – Eski Yunan, Roma ve İslam hukukuna kadar uzanan kadim bir legal rasyoneldir. Modern ulus-devletler çağıyla birlikte ise ‘siyasi suçlu’ kavramı, mevcut hegemonya tarafından söz konusu ülkenin özgül ulus-devlet kurma süreci bağlamında sürekli olarak yeniden tanımlanmaya muhtaç olan ‘devletin düşmanları’ kavramsallaştırmasının hukuki karşılığı haline gelmiştir.[2] ‘Siyasi suçlar’ kategorisinin uluslararası hukukun gelişimine paralel bir şekilde, hem devletlerin kendi vatandaşlarına ya da başkaca ülke halklarına yönelik olarak işlediği kurumsal suçlar hem de devlet yöneticilerinin yolsuzluklar başta olmak üzere görevleri sırasında gerçekleştirdiği bireysel suçları kapsayacak şekilde genişletilmesinin önerilmesine rağmen[3], siyasi suç, aslen, doğrudan devlete ve/ya kamu düzenine yönelik olarak komünal amaçlarla işlenen suçları ifade etmektedir. Bu bağlamda, doğası gereği siyasal olduğu görülen ‘tam siyasi suçlar’ ile siyasi bir amaçla işlenen adi bir suçu ifade eden ‘kısmi siyasi suçlar’ hukuksal olarak birbirinden ayrılır.[4]

Söz konusu ‘siyasi suçlu’ kategorisinin hukuk sistemi içindeki biçimsel olarak bu ezeli ve ebedi var oluşu, hegemonyanın sürekli olarak yenilenmeye muhtaç doğasından ötürü, siyasi suçun geçici, göreli ve müphem bir içeriğe sahip olmasıyla çelişmektedir. Yasa, sıradan ve genel, yani normal olarak görünen suç şekillerini rahat bir kesinlikle tanımlayıp düzenlerken siyasi suç, hem onun doğrudan Devlet ve hukuk sistemini hedef alan sıradışılığı ve dönemselliği (conjuctural) hem de hegemonyanın kendisinin kayganlığından ötürü, yasa için önceden ayırt edilip tanımlanamaz bir müphemliğe sahip olur. Nitekim düşüncenin de bir eylem türü olarak kodlanmasıyla siyasi suç kategorisi, yine genel hatlarıyla belirsiz bir şekilde çizilen ‘düşünce suçunu’ da içerecek sınırsız bir bulanıklığa yükselir. Yasayı siyasal iktidarın rehberliğine muhtaç bırakan söz konusu müphemliğe rağmen, hem yasa hem de eyleyici açısından yasadışı bir eylemin siyasallığı, onun aşkın (özgecil ve/ya komünal) bir amaca hizmet etmesi, yani araçsallığı ile inkâr edilemez, apaçık bir hale gelir.[5] Dolayısıyla, herhangi bir yasadışı eylemin siyasallığı, biçimsel olarak, eylemin amacı üzerinden kolaylıkla tahlil edilir, yalnızca nadiren yasada çerçevesi çizilir.

Devlet Söyleminde Adi ve Siyasal Suçlu.docx-1

Sonuç olarak, içeriği ucu açık bir şekilde doldurulan siyasi suçun biçimsel olarak adi suçtan kolaylıkla ayrılması, ‘siyasi’ ile ‘adi’ suç sınıflarından oluşan de jure ya da de facto bir teorik ikilik yaratır. Ancak, teoride açıkça doktrine edilebilen söz konusu ikilik, pratikte birçok açıdan bulanıktır. Örneğin, Stephen Schafer’a göre mevcut tehlike, toplum için yararlı sosyal değişimlerin zorlandığı ‘imanlı’ (convictional) siyasi suç alanının “sözde-siyasi suçlularca”, yani adi suçlularca istilasıdır.[6]

Türkiye’nin Kürt meselesi tarihinde ise siyasi ve adi suç arasında kurulan söz konusu ikilik, gerek siyasi suçların birer adi suç olarak kodlanması gerekse adi suçların siyasallaştırılması yoluyla tarihsel olarak geçersiz hale gelmektedir. Erken Cumhuriyet dönemi Kürt isyanları, devlet söyleminde baskın hatlarıyla ‘eşkıyalık’ adı altında basit birer adi suç olarak formüle edilirken yok sayılan ‘Kürt’ etno-politik kimliği, hegemonya tarafından ‘olağanüstü’ durumlarda, söylemsel olarak tanınmış ve mücrimleştirilmiştir (criminalized). 1950’lerden itibaren ise Türkiye’nin Kürt bölgelerinde yükselen adi suçlar, bu kez önce Devlet sonra da bölge halkı tarafından çifte bir siyasallaştırmaya tabi tutulmuş, yine söylemsel bir faydacı sapmayla yasak edilmiş olan ‘Kürt’ gerçekliği, mücrimleştirilerek tanınmıştır. Söz konusu söylemsel sapmanın ete kemiğe bürünmüş hali, izale-i şekavet adı altında doğrudan bölge halkını, alenen işlenen kitlesel bir cürmün müsebbipleri olarak hedef alan 1970 komando operasyonlarıdır. Böylece, Devlet söylemindeki söz konusu faydacı sapmanın edimsel (performative) ifadesi olan komando operasyonlarıyla yerel halk tarafından işlendiği iddia edilen cürmün ‘adi’ görüntüsü arkasında saklı ‘siyasi’ yön – Mesut Yeğen’in yerinde tabiriyle ‘Kürt meselesinin Kürtlüğü’[7], bastırılmak üzere açık edilmiş oluyordu. Küresel bir söylemsel dönüşümün sonucu olarak, Türk ulus-devlet söyleminde 1980’lerden itibaren ise hem adi hem de siyasi suçları eşitleyen ‘eşkıya’ teriminin yerini, ‘siyasi’ suçun siyasallığını tanıyan ‘terörist’ terimi almıştır.

Dolayısıyla, Devlet söyleminde hem siyasi hem de adi suçlulara yönelik olarak kullanılan kırsal (rural) ‘eşkıya’ terimi ve türevlerinden adi suçlular için hukuki ‘suçlu vatandaş’ ile siyasal suçlular için kentsel (urban) ‘terörist’ terimlerine geçişin tarihinin yazılı basın ve Devlet belgelerindeki izini sürmek, yukarıda kaba hatlarıyla çizilen siyasi ve adi suç arasındaki ikiliği, Türkiye’nin Kürt meselesi üzerinden sorgulamamızı sağlayacaktır.

  • Makalenin bütünü için içinde yer aldığı ‘Kıyam ve Kıtal’ kitabına bakınız: tarihvakfı.org.tr

Atıf: Özcan, Ahmet (2015). “Eşkıya’dan ‘Suçlu Vatandaş’ ve ‘Terörist’e Türk Ulus-Devlet Söyleminde (Kürt) Adi ve Siyasi Suçlu” , (içinde) Ümit Kurt and Güney Çeğin (ed.), Kıyam ve Kıtal: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 361-379.

Kıyam ve Kıtal
Kıyam ve Kıtal – Ümit Kurt ve Güney Çeğin (ed.)

[1] Sokrates’in davası, Atina şehir-devletinin Sparta karşısındaki yenilgisi ve Atina’da bir yıl boyunca süren ve ‘Otuz Tiran’ olarak adlandırılan Sparta oligarşisi ile sonuçlanacak Peloponez Savaşları’ndan doğan sosyal çatışmaların doruğuydu. Bu nedenle Sokrates’in davası, ifade özgürlüğü bağlamında ayaktakımının bir filozofu katledişi olarak anakronik bir şekilde değil, Otuz Tiran’ın yıkılışından hemen sonra oluşan tarihsel bağlam içinde – düşüşte olan polis (vita activa) ile toplumdan uzaklaşarak polisi onaylamadığını gösteren ve onun düşüşünü alkışlayan filozof (vita contemplativa) arasında – ortaya çıkan çatışma olarak okunmalıdır. Davayı ‘çoğunluğun tiranlığı’ üzerinden savunma lehine okuyan John Stuart Mill ile davacı Atina şehir-devleti adına yazan Hannah Arendt’in yazılarını karşılaştırınız: John Stuart Mill, On Liberty, New Haven and London: Yale University Press, 2003, p. 93 ve Hannah Arendt, The Origins of Totolitarianism III: Totalitarianism, New York: Meridian Books, 1958, pp. 7-21.

[2] Bu durumun çağdaş Türkiye siyasetindeki ete kemiğe bürünmüş hali, Devletin en üst yetkilileri tarafından yılda bir yenilenen ve iç ve dış tehdit algılamasını yansıtan ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’, nam-ı değer ‘Kırmızı Kitap’tır.

[3] Stephen Schafer, ‘The Concept of the Political Criminal’, Journal of Criminal Law and Criminology, Vol. 63, Issue 3, 1972, p. 383. Devletlerin insan topluluklarına yönelik olarak işlediği kitlesel suçların cezalandırılması, ulusal yasaların niyet ve kapasitesi dışındadır. Soykırım başta olmak üzere devlet eliyle yürütülen kitlesel katliamlar karşısında yasadaki ‘cinayet’ kavramı anlamını yitirirken (Hannah Arendt, The Human Condition, Chicago: University of Chicago Press, 1958, p. 441), uluslararası hegemonyanın bir sonucu olan uluslararası hukuk, savaş hukukunu düzenleyen özel uluslararası antlaşmalar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslararası kurumlar yoluyla devletler üstü bir otoritenin yokluğundan doğan söz konusu boşluğu doldurmaya (beyhude) çabalamaktadır.

[4] Uğur Uzer, ‘Ceza Hukukumuzda ‘Siyasal Suç’, Ankara Barosu Dergisi, Sayı 6, 1984, s. 881.

[5] Schafer, a.g.e., pp. 384-385.

[6] A.g.e., p. 386.

[7] Mesut Yeğen, “The Kurdish Question in Turkish State Discourse”, Journal of Contemporary History, Vol. 34, No. 4., 1999, p. 555.

[5] Milliyet, 05.06.1971, s. 1.

[6] Cumhuriyet, 02.10.1971, s. 7.

[7] Örneğin, 1970’lerin sonunda ‘Apocular’ olarak adlandırılan PKK hakkında, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in verdiği bir basın açıklaması için, bknz: Milliyet, 28.08.1979, s. 1, 9. Yükselen PKK hareketini ‘zalim bir eşkıya örgütü’ olarak adlandıran bir dizi köşe yazısı için, bknz: Hayri Birler, “Apocular: Bir Zulüm Örgütünün İç Yüzü”, Cumhuriyet, 15-19.07.1981, s. 7.

[8] Milliyet, 15.10.1980, s. 6.

[9] A.g.e., 13.09.1981, s. 12.

[10] İsmail Beşikçi, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, İstanbul: Alan Yayıncılık, 1990, s. 169.

[11] Milliyet, 02.08.1986, s. 7.

[12] A.g.e., 20.08.1986, s. 13.

[13] Hikmet Çetinkaya, “Politika Günlüğü: Terör Biter mi?”, Cumhuriyet, 22.09.2011, s. 7.

[14] Gerçekten de, PKK kısaltmasındaki K harfinin Türkçe okunuş tercihi bile (pekeke vs. pekaka), söz konusu kişinin çatışmanın hangi tarafından olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir.

[15] Cüneyt Arcayürek, “Güncel: Yeni Süreçte Gelişmeler”, Cumhuriyet, 15.01.2013, s. 1.

[16] Orhan Birgit, “Düz Yazı: AKP Milletin Meclisi’nden Kaçarken Eşkıya da Milletin Vekilini Kaçırıyor”, Cumhuriyet, 14.08.2012, s. 7; “Düz Yazı: Eşkıyanın Devlet İçinde Devlet Olma Çabası”, Cumhuriyet, 15.08.2012, s. 7; “Düz Yazı: Van’da Türk, Antalya’da Kürt Olmanın Güçlüğü”, Cumhuriyet, 05.09.2012, s. 7.

[17] Bekir Coşkun, “Onuncu Köy: Eşekliğin Lüzumu Yok…”, Cumhuriyet, 23.11.2011, s. 2.

[18] Özgen Acar, “Kavşak: AKP’nin Güvenirliği”, Cumhuriyet, 01.01.2013, s. 12.

[19] Cumhuriyet, 16.09.2012, s. 5.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s