1964 yılında Kiev’de oynanan SSCB Satranç Şampiyonası yarı finalinde Mikhail Tal, Evgeni Vasyukov karşısında kendisini, zihninde onlarca varyasyonun birbirine dolaşıp düğümlendiği karmakarışık bir pozisyonda bulur; varyasyonların derinine indikçe duvara çarpan zihni bir türlü çıkış kapısını bulamaz. Tüm bu matematiğin, sessizliğin ve ciddiyetin içinde haylaz beyni aniden hiç beklenmedik bir yere, çocukluğundan kalma Korney Çukovski’nin “Telefon” adlı şiirinin bir dizesine savrulur:
Ah, ne çetin iştir — bir su aygırını bataklıktan çekmek!
Satranç tahtasının üzerinde artık bir su aygırı oturmaktadır. Salondaki herkes Tal’ın sıradaki hamlesini hesap ettiğini zannederken o, halatlar, vinçler, hatta helikopterlerle su aygırını bataklıktan çıkarmanın bir yolunu arar. Nihayet “Bırakın boğulsun!” dediği an gözleri tahtaya döner, bir at fedasına dayanan karmaşık bir hamleyi görür ve maçı kazanır. Daha sonra Tal tarafından anlatılan bu hikâye çoğu kez sezgiye yahut bilinçdışına kendini bırakmanın methiyesi olarak sunulur. Oysa asıl mesele başka yerdedir: Suyun ileri akamayışı, kendi zayıflığından değil bendini kapatan bir cüssenin varlığından gelir. Bataklıktaki su aygırı kımıldamadığı müddetçe su geriler, kabarır, sessizce şişer; engel nihayet aşıldığı an ise su daha önce hiç sahip olmadığı bir şiddetle ileri atılır. Düşüncenin, arzunun, hatta bir ömrün seyri de böyledir — bazı tıkanmaların hediyesi akışı keserek basınç biriktirmektir; su akacağı bendini kendi yapar ama kımıldamadan duran su aygırı bu bendin sessiz mimarıdır.
Mikhail Tal (1962)
